Kitap Eleştirileri

Ölü Bir Evden Hatıralar / Dostoyevski

10/5/2007 ·

 Bir tabutta diri diri gömülmek, işte bütün mesele bu… Dostoyevski’nin hapishane hayatına dair bu çarpıcı romanı hepimizin hayatının koşuşturmacası içinde unutup gittiği “kısıtlanıp faydasızlaşma” üzerine. Mahkûmlar bu romanda yaşamları boyunca günahsız bir hayat sürmüş olsun ya da olmasın bir anlık hataları ve işledikleri suçlar yüzünden hayatlarının geri kalan kısmını acı ile geçirmek zorunda kalan insanlar olarak resmediliyor. İnsan doğasının temelindeki yönelimin uysallık ve iyilik olduğuna inanan Dostoyevski de kahramanlarını buna göre şekillendiriyor.

 

 Kıskançlık sonucu karısını öldürüp kürek cezasına gönderilen Alexander Petroviç isimli kahramanımızın notlarına dayanıyor roman. Gerçek yaşamında Sibirya-Omsk’ta dört yıl hüküm giyen Dostoyevski’nin anıları belki de tüm bunlar. Dostoyevski bu kez diğer romanlarınkinden da fazla oranda “bireyden tüme varım” yöntemini kullanıyor. Hapishanedeki her mahkûma dair kusursuz bir kişilik analizi çıkartan Petroviç ‘in notları üzerinden alt sınıfların profilini çıkarmaya çalışıyor. Tabii bu her mahkûmun analiz edilmeye çalışılması durumu bir yerden sonra kim kimdi karmaşasına yol açmıyor değil. Ama romanın asıl değinilmesi gereken öncelikli kusuru can sıkıcı tekrarlar. Alışılmadık derecede yapılan bazı tekrarlar “yazar neden aynı şeyi bu kadar sıkça söylüyor” dedirtebiliyor okuyucuya. Bir bölümde tanıtılan mahkûm, başka bir bölümde aynı özellikleriyle tekrar tanıtılabiliyor. Hatta zaman zaman aynı sayfa içerisinde yapılan tekrarlara bile rastlamak mümkün.

 

Dostoyevski bu konuda gerçekten başarılı. Mahkûmların kendi aralarında kurdukları ilişkileri, içlerinde saklı kalmış çocuksu saflıklarını hayranlıkla anıyor yazar. Petroviç en canisinin bile, doğru yöntemlerle nasıl ehlileşebileceğini sıklıkla kanıtlamaya çalışıyor. Ona göre ceza sistemi mahkûmları nefretle yok etmeye çalışırken, onları yeniden kazanmak adına hiçbir adım atmıyor. İş böyle olunca da bu kadar mahkûm da ister yaratılıştan cani olsun, ister bir şansızlık sonucu suç işlemiş, bir tabutun içinde diri diri ölümü bekliyor.

 

 Petroviç’e göre bir mahkûm tüm acılara göğüs gerebiliyor. Bunlar 4000 sopa ya da 100 kırbaç gibi fiziksel acılar olsa bile. Yedikleri kötü, işleri ağır bile olsa mahkûmlar hiçbir şekilde şikâyet etmiyor. Onların tek bir derdi var: saygı görmek. Kişiliklerini korumak bu insanların tek isteği oluyor. Bu eğitimsiz sınıfların en kötü koşullarda bile alçalmamak, insan kalabilmek adına yaptıkları Petroviç’i çok şaşırtıyor.

 

 Yeniden “tüme varım”a geri dönersek, yazar suç işlemiş biri olmanın “suçlu bir yaradılış”a sahip olmak demek olmadığını anlatmaya çalışıyor. İşlenen suçların birçoğunun anlık öfkelerle yapılması da, hepimizin birer suçlu adayı olduğu düşüncesini getiriyor akla. Her ne kadar toplum dışı gördüğümüz bu insanların yaradılış olarak bizden farklı olduğunu düşünsek de, pek çoğu sıradan insandan oluşuyor. Hatta bazı hapishane çavuşlarının, mahkûmlardan daha sadist ruhlu olabileceği çelişkisi burada da karşımıza çıkıyor. Ölüler Evinden Anılar bu açıdan bakıldığında insanda, suçlulara daha farklı bir bakış açısı doğmasını sağlıyor..

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »